Ahlaki tutumların temeli düşünsel olmaktan çok, sosyal etkileşim içinde şekillenen duygusal süreçlere dayanır ve bu duygular arasında utanç merkezi bir konumda yer alır. Utanç, suçluluktan farklı olarak tek tek davranışların değil, benliğin bütünüyle yargılanmasına verilen tepkidir; kişinin başkalarının bakışı altında kendini görmesiyle ortaya çıkar ve bu yönüyle narsistik, ilksel ve kendilik bilincine dayalı bir duygudur.
Tevrat’taki Adem ile Havva anlatısı, utancın iyi ile kötüyü ayırt etme yetisinin, özgür iradenin ve ahlaki sorumluluğun kazanılmasıyla birlikte doğduğunu simgeler; çıplaklığın fark edilmesi, benliğin bilincine dair farkındalığı temsil eder.
Utanç, temel duygulardan farklı olarak biyolojik değil, toplumsal ve ahlaki bir işleve sahiptir; fiziksel tehlikeden değil, toplumsal dışlanmadan korur ve bir tür “ahlaki sinir sistemi” gibi çalışır. Kültürel düzeyde ise toplumlar ahlaki düzenlerini ağırlıklı olarak utanç, suçluluk ya da korku üzerinden kurar: utanç toplumlarında başkalarının bakışı ve sosyal onay, suçluluk toplumlarında içselleştirilmiş vicdan, korku toplumlarında ise ceza ve yaptırım belirleyicidir.
Bu ayrım, bireyin benlik gelişimini ve ahlakla kurduğu ilişkiyi derinden etkiler. Gelişimsel açıdan bakıldığında da ahlak, cezadan kaçınmaya dayalı korkudan, toplumsal onay odaklı utanca ve nihayet evrensel etik ilkelere dayanan suçluluğa doğru evrilir. Bu çerçevede utanç, insanın kendini ahlaki bir özne olarak fark ettiği, kendi eylemlerini dışarıdan bakar gibi değerlendirmeye başladığı en eski ve en derin ahlaki duygusal zemin olarak ortaya çıkar.
Bu metinde utanç duygusunun ahlaki temelleri kültürel, sosyal ve politik bağlamda ele alınmaya çalışılmıştır.